Dünya18/07/2018 09:40

Köçer’den Almanya’ya çağrı: Kürt gerçeğini görün

Almanya İçişleri Bakanlığı’nın 2 Mart 2017’de eyaletlere gönderdiği, 29 Ocak 2018’de güncellenen genelgeyle Kürt kurumlarına yönelik kriminalizasyon politikaları tırmandırıldı. Milyonların iradesini temsil eden Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın posterleri ile DAİŞ’e karşı savaşta dünyanın taktirini kazanan YPG/YPJ’nin de aralarında bulunduğu Kürt kurumlarının bayrak ve sembollerine yönelik yasağı, açılan davalar ve Kürt kurumlarına yönelik baskınlar izledi. Ocak ayında Hamburg DKTM’ye yönelik baskını, Mir Multimedia ve Mezopotamya Yayınları’na yönelik tepki toplayan operasyon takip etti. Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun dönemin Dışışleri Bakanı Gabriel ile görüşmesi ardından ise Kürt kurumlarına yönelik saldırılar gözle görülür şekilde arttı. Thüringen DKTM çalışanlarının evlerine yapılan baskını; Hannover, Berlin ve Bielefeld’de DKTM’ye yönelik baskınlar takip etti. NAV-DEM tarafından gerçekleştirilen eylemler de yasaklanmaya çalışıldı.

Yasakların hiçbir haklı ve meşru zemini olmadığının altını çizen NAV-DEM Eşbaşkanı Tahir Köçer, “Türkiye’nin bir Kürt dış politikası vardır. Ve maalesef bu Almanya’nın iç Kürt politikasına dönüşmüş durumda. Almanya’nın ‘Kürt politikası’ Türkiye devletinin resmi politikasından ibaret” diyerek, artan baskıların Türkiye ile bağına işaret etti: “Erdoğan’ın Kürt karşıtlığı politikaları Almanya’da hayata geçirilerek, AKP-MHP’nin faşist politikalarına ortak olunuyor. Almanya’da demokratik hak ve özgürlüklerin ayaklar altına alınmasının yeni bir örneğidir. Kürtleri, demokratik kitle örgütlerini cezalandırma çabası olan bu saldırıların karşılığını ve Erdoğan-Merkel işbirliğini, Alman silah tekeli Rheinmetall’in Türk devletiyle yaptığı 7 milyar Euro değerindeki tank üretimi anlaşmasıyla özetlemek mümkündür.”

DKTM’lere yönelik operasyonlara ilişkin “Acımasızca yapılan baskılar haddini aşmıştır” ifadesini kullanan Köçer, Almanya’ya şu çağrıyı yaptı: “Kürtlerin temel haklarını güvence altına alın. Kürt gerçeğini görün ve bununla yüzleşin. Şiddet ve yasak ne Almanya ne Türkiye ne de Suriye’deki Kürtlerin sorunlarının çözümüne katkı sunmaz.”

NAV-DEM Eşbaşkanı Tahir Köçer, Almanya’nın Kürt kurumlarına yönelik baskı ve kriminalizasyon politikalarını ve buna karşı verilen mücadeleye ilişkin Yeni Özgür Politika gazetesinden Rewşan Deniz‘e konuştu. 

2018 yılı içerisinde Hamburg, Hannover, Berlin ve son olarak Bielefeld DKTM’lere baskın düzenlendi? Bu operasyonların gerekçeleri nelerdi? Hukuki dayanakları var mı?

Aslında Kürt kurumlarına yapılan baskın ve aramalarda kayda değer hiçbir hukuki gerekçe yoktur. Tamamen siyasi kararlardır. Özellikle son yıllarda PKK’ye ait semboller ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılmasına yönelik etkinlikler, Kobanê ile başlayan ve Efrîn’le devam eden süreç gibi Kürdistan’daki gelişmelere bağlı olarak Almanya’da çok yoğun, güçlü ve renkli geçen eylemlerimiz kamuoyunda ciddi etki yarattı. Bu etkinin sonucu olarak Türkiye ile yapılan kirli pazarlıklar ardından 2 Mart 2017’de Almanya Federal İçişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan bir genelgeyle, başta Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın resimleri olmak üzere birçok kuruma ait sembol ve bayraklar yasaklanmaya çalışıldı. Ve bu yasaklamalar birçok eyalette uygulandı. Yasak konulan sembolleri taşıyan birçok yurtseverimize davalar açıldı. Dolayısıyla etkinlikleri organize eden DKTM’lerimiz de bu tür baskın ve aramalara maruz kaldı. Bu gerekçelerin hiçbiri ne hukuki ne de meşrudur. Çünkü yasaklanmaya çalışılan bu semboller ile ilgili hiçbir hukuki yasal mevzuat söz konusu değil. Daha çok Kürtlere Alman kamuoyunda var olan sempatiyi kırmak ve Kürtleri 90’lı yıllarda olduğu gibi dışlama ve baskı altına almayı hedefliyor.

DKTM’lere yönelik baskınlarında tepki toplayan görüntüler ortaya çıktı. Yaşanan ihlaller ve hukuksuzluklara ilişkin bilgi verebilir misiniz?

Örneğin; AKP polisini aratmayan bir uygulama ile Neuss kentinde bulunan Mezopotamya Yayınları ve Mir Multimedia 8 Mart günü sabahın erken saatlerinde Alman polisinin baskınına uğradı. Üç gün boyunca her iki kurumda polis arama yaptı. Çok sayıda kamyon ve TIR’larla polis Mezopotamya Yayınları’na ait kitap ve Mir Multimedia’ya ait müzik albümleri, arşiv ve stüdyoda bulanan kayıt cihazlarına el koydu.

Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 6 Mart’ta Berlin’de dönemin Dışişleri Bakanı Gabriel ile görüşmek için yola çıktığı saatlerde Alman polisi de Kürt kurumlarına karşı saldırılar için düğmeye bastı. Ve o tarihte Thüringen  Demokratik Kürt Toplum Merkezi çalışanlarının evlerinin de arandığı baskın yapıldı. DKTM’ler, peş peşe baskınlara maruz kaldı.

5 Nisan’da Hannover’deki DKTM basıldı. Dernekte yapılan aramalar sırasında çok sayıda pankart ve broşür ile çatışmalarda hayatını kaybeden gerillalar ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın fotoğraflarına el konuldu.

13 Haziran’da polisler tarafından Berlin’de bulunan DKTM ve Civaka Azad’ın bürosunun kapıları kırılarak baskın yapıldı. Polis, 3 Aralık 2017’de Efrîn için yapılması planlanan ancak gerçekleşmeyen bir gösteriyi gerekçe gösterdi.

Son olarak 3 Temmuz’da Bielefeld kentinde faaliyet yürüten DKTM’ye ve kurum yöneticilerinin evlerine saat: 06.00 sıralarında baskın yapıldı. Kurumun kapılarını kırarak içeri giren onlarca polis yaklaşık 4 saat boyunca içeride aramalar yaptı. Polis burada da birçok kitap, fotoğraf, bayrak ve fotoğrafa el koydu.

Şunun altını çizmek gerekiyor: Almanya Federal İçişleri Bakanlığı’nın yanlışları üzerine polis prosedürü tamamlıyor. Daha sonra mahkemelere intikal eden davalar ise bir bir kapatılıyor. Burada görülen şudur; siyaset ceza davasına giriyor ve mahkemeler başkalarının siyasetine alet oluyor. Kamuoyu yaratmak için gerçekleşen siyasi baskılarla birilerine hizmet ediyorlar. Yani mahkemeler siyasete alet oluyor.

Sadece DKTM’ler değil, kurumların yöneticilerinin de evleri basılıyor? Ne amaçlanıyor bu şekilde sizce?

Almanya 80’li yıllardan bu yana, hep bunu yapıyor. Bölgede olanlar konusunda üç maymunu oynamaya devam ediyor. Bununla da kalmayarak, azımsanmayacak bir bölümü aynı zamanda kendi vatandaşı olan Kürtlere, geldikleri ülkelerin izlediği politikanın bir benzerini dayatıyor. Özellikle, Türkiye ile ilişkiler nedeniyle kendisinden istenilenleri eksiksiz yerine getiriyor.

Almanya, hükümette hangi partilerin olduğundan bağımsız olarak, bugüne kadar Kürtlere yaklaşımını asıl olarak Türkiye devletinin bakış açısı üzerinden belirledi. Başka bir deyişle, Almanya’nın ‘Kürt politikası’ Türkiye devletinin resmi politikasından ibaret. Bilindiği gibi 1993’ten beri süren PKK yasağının, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan resimlerinin, Kürt bayrak ve sembollerinin yasaklanmasının hiçbir meşru ve haklı zemini yoktur. Bu yasaklara DAİŞ’e karşı savaşan ve bütün dünyanın haklı takdirini almış olan YPG, YPJ bayraklarının da eklenmesi, Erdoğan diktatörlüğüne ve DAİŞ’e sunulan desteğin yeni bir boyutudur. Bu yasaklamalarla diktatör Erdoğan’ın Kürt karşıtlığı politikaları Almanya’da hayata geçirilerek, AKP-MHP’nin faşist politikalarına ortak olunuyor. Yaşananlar, Almanya’da demokratik hak ve özgürlüklerin ayaklar altına alınmasının yeni bir örneğidir.

Kürt kurumlarına yönelik baskılar özellikle hangi dönemlerde yoğunlaşıyor?

Federal Alman devletinin Kürt halkının özgürlük mücadelesinde, sömürgeci devletlerin cephesinde yer aldığı gerçeği aslında yeni değil. Dış dünyadaki ilişkilerini daha iyi ticaret ve daha fazla ihracat üzerinde kuran Almanya’nın, özellikle Türk devletinin zora düştüğü anlarda yardımına koştuğu da biliniyor. Türkiye’nin bir Kürt dış politikası vardır. Ve maalesef bu Almanya’nın iç Kürt politikasına dönüşmüş durumda. Almanya’da Kürt örgütlülüğünün artmasıyla, Türk devletinin Kürtlere karşı Alman devletiyle de işbirliği yapmaya başladığını görüyoruz. Bu 90’lı yıllarda da böyleydi, günümüzde de aynısı tekrarlanmak isteniyor.

Almanya’nın Kürtleri, demokratik kitle örgütlerini cezalandırma çabası olan bu saldırıların karşılığını ve Erdoğan-Merkel işbirliğini, Alman silah tekeli Rheinmetall’in Türk devletiyle yaptığı 7 milyar Euro değerindeki tank üretimi anlaşmasıyla özetlemek mümkündür. Almanya’da gerek Alman gerekse Türkiyeli sol devrimci kesimlere yönelik kısmi baskılar var. Fakat özellikle Demokratik Kürt Toplum Merkezlerimize ve yöneticilerimize yapılan acımasızca baskılar haddini aşmıştır. Almanya’ya şu çağıyı yapıyoruz: Tutarlı bir politika sahibi olun. Çoğu Kürt aynı zamanda sizin yurttaşınızdır. Dolayısıyla temel haklardan yararlanmalarını güvence altına alarak işe başlayabilirsiniz. Aksi takdirde, bölgedeki gelişmelerin Almanya’ya hızlı şekilde yansıması kaçınılmaz olacaktır. Vakit varken, Almanya’nın kendi Kürt gerçeğini görmesi ve bununla yüzleşmesi gerekiyor. Her gösteriyi zor ve şiddetle dağıtmak, yasaklamak ne Almanya’daki ne Türkiye’deki ne de Suriye’deki Kürtlerin sorunlarının çözümüne katkı sunmaz.

Bayern eyaleti başta olmak üzere birçok yerde aralarında Almanların da bulunduğu çok sayıda kişinin sosyal medya hesaplarında Kürt sembollerini paylaştıkları gerekçesiyle evleri basıldı, haklarında soruşturmalar açıldı. Bu konuda elinizde veriler var mı, hukuki olarak nasıl bir tablo var ortada? Mahkemeler nasıl bir tutum takınıyor?

Türk devletinin Kürt halkına yönelik saldırı ve katliamlarına sessiz kalan Alman devletinin YPG/YPJ’ye karşı tahammülsüzlüğünü anlamakta zorluk çekiyoruz. Özellikle de Bayern eyalet polisinin YPG/YPJ bayraklarını sosyal medya hesaplarında paylaşanlara karşı garip YPG/YPJ fobisi var.

Birçok gösteride YPG/YPJ bayraklarının taşımasını yasaklayan Alman polisi, özellikle Bayern Eyaleti’nde YPG/YPJ flamasını veya savaşçılarının fotoğraflarını sosyal medya iletişim hesaplarında paylaşanların evine de baskınlar düzenliyor. Münih’te yaşayan müzisyen Johannes König hakkında polis, skandal bir soruşturmaya imza atmıştı.

Polis YPG ile dayanıştığı gerekçesiyle geçtiğimiz Kasım ayında Münih kentinde öğretim üyesi Kerem Schamberger’in evini basmıştı. Mahkemeye intikal eden bu dava Schamberger lehine sonuçlandı ve davayı kazandı. Erdoğan rejiminin YPG düşmanlığıyla paralel şekilde Alman polisinin YPG korkusu sürerken, Bayern’deki bu algının oluşmasına eyaletin polis teşkilatlarında görev yapan Türk kökenli bazı polislerin öncülük ettiğini de biliyoruz.

Facebook’ta her türlü faşizmi körükleyen, faşizm içerikli propagandaları ve ahlaksızlık görüntüleri paylaşanlara hiçbir yaptırım yapılmazken, Suriye’de başta ABD olmak üzere uluslararası koalisyon ittifakıyla aynı saflarda DAİŞ’e karşı savaşan YPG/YPJ’nin bayrağının yasaklanması gayri ahlakidir ve ikiyüzlülüktür.  

Efrîn direnişi sürecinde Almanya’da ciddi bir eylemsellik süreci yaşandı. Hatta Almanların gerçekleştirdiği eylemler istihbarat ve polis raporlarına girdi. Sizce Almanya kamuoyu Kürtlere yönelik baskı ve saldırılara karşı rolünü yeterince oynuyor mu? Beklentileriniz neler?

Almanya’da 1990’lı yılların benzeri hatta daha da genişletilmiş bir  şekilde Alman polisinin Kürt göstericilere yönelik şiddetini artırdığını görüyoruz. Başta Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın posterleri olmak üzere PYD, YPG ve YPJ bayraklarının taşındığı gösterilere Alman polisinin tahammülsüzlüğü sürüyor. Ancak buna karşı Almanya kamuoyunda önemli bir dayanışma var.

Türk devletinin Efrîn’e yönelik saldırı ve işgali başlattığı günden bu yana Almanya’da yaşayan halklar Efrîn halkıyla dayanışma içinde oldular. Özellikle Efrîn direnişinin sürdüğü günlerde onlarca Alman sivil toplum kurumuyla yapılan ittifaklar sonucunda ciddi bir sahiplenme oldu. Zaman zaman günde 3 kez yapılan sokak ve benzeri eylemlere Alman dost kurumlar da yoğun bir katılım sağladı, destek oldu. Yapılan ittifakların sonucu ortak mücadele kararı da alarak ‘Êdî Bes e (Es Reicht!)’ kampanyasını başlattık.

Bavyera ardından NRW’de yasalaştırılmak istenen polis yasasının göçmen toplumlara yansıması nasıl olacak sizce?

Daha önce Hristiyan Sosyal Birlik (CSU) tarafından Bavyera’da uygulamaya konulan polis yasası Almanya’da polis devletine gidiş konusunda bir örnek teşkil ediyor. CSU’nun hazırladığı ve parlamentodan geçirilen yeni polis yasasına karşı Münih’te yapılan gösteriye 30 bin kişi katıldı. Benzer yasayı CDU-FDP koalisyon hükümetinin iş başında olduğu Kuzey Ren Vestfalya eyaletinde hayata geçirilmek isteniyor. Hazırlanan yasa tasarısında ‘terör tehlikesine karşı’ polise daha fazla yetkilerin verilmesi öngörülüyor.

Buna göre polisin somut bir şüphe olmadan istediği zaman trafikte kontrol yapması, kişi ve araçları aramasının önü açılıyor. Yine kamuya açık alanlara daha fazla kameranın yerleştirilmesi, hiçbir delil olmadan zanlı görülen kişilerin telefonları başta olmak üzere bütün iletişim araçlarının dinlenmesi, içeriğinin değiştirilmesi hedefleniyor. Buna karşı, 7 Temmuz’da Düsseldorf’ta da yaz tatili dönemi olmasına rağmen 20 binin üzerinde katılımın olduğu bir yürüyüş gerçekleştirildi. NAV-DEM’in de organizede yeraldığı yürüyüşe eyalet parlamentosunda muhalefette bulunan SPD, Yeşiller ve birçok Alman spor kulübünün de yeraldığı yürüyüşte yaklaşık 300 kurum yasanın iptalini istedi.

Sertleşen bu politikalara karşı ne yapılmalı? 

Kürt halkı ve kurumları, Türkiyeli, Kürdistanlı ve Almanya’daki diğer devrimci, demokratik örgütlenmeler,  talep, çalışma ve etkinlikleriyle bulundukları toplumsal gerçekliğin demokratik ve özgürlükçü yüzü olmuşlardır. Merkel hükümetinin bu durumu tersine çevirerek, bu kesimleri kriminalize etme çabası hiçbir şekilde sonuç almayacaktır. Tam tersine demokrasi, hak ve özgürlükleri savunma mücadelemizdeki kararlılığımızı daha da büyütmüştür.

Faşist Erdoğan diktatörlüğüne askeri, ekonomik ve siyasi destek sunan Almanya hükümet politikasına, Erdoğan-Merkel işbirliğine, tekeller arasındaki işbirliğine karşı halkların enternasyonal dayanışmasını ve mücadelesini büyüteceğiz. 27 Kasım 2017’de kısıtlanmak istenen temel haklarımızı savunmak için başlattığımız Êdî Bes e (Es Reicht!) kampanyası bu açıdan önemlidir. Almanya’da temel demokratik haklarımız olan yürüyüş ve mitinglerimize, düşünce ve fikir açıklama hakkımıza yönelik getirilmek istenen sınırlama ve saldırıları kabul etmiyoruz. Temel insan haklarından, demokrasi ve özgürlükten yana olan tüm antifaşist, demokratik kurum kuruluşlarla birlikte mücadeleyi sürdüreceğiz. 

To Top