KURDİSTAN14/07/2019 00:11

14 Temmuz ölüm orucundan ilk kurşuna-1

27 Kasım 1978 tarihinde Amed’in Lice ilçesinin Fis köyünde ilan edilen PKK’nin kuruluşunun ardından faşist-sömürgeci, işgalci Türk ordusunun 12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleştirdiği askeri darbe ile Türkiye yönetimine el koydu. Darbeden sonra gelişen tutuklamalar, işkenceler ve katliamlarla Diyarbakır zindanını PKK tutsakları ile dolduran askeri cunta rejimi, Kürdistan’da ve bölgede dağ gibi büyüyen Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye ve imha etmek istedi.

Ancak askeri cunta rejiminin pilot yer olarak belirlediği Diyarbakır 5 Nolu zindanda PKK’li tutsakların direnişi ile karşılaşan darbe rejimi, büyük bir yenilgi alarak geri çekilmek zorunda kaldı. 21 Mart 1982 yılında PKK Merkez Komite Üyesi Mazlum Doğan’ın üç kibrit çöpü ile Newroz’u karşılayıp yaşamına son vermesinin ardından 18 Mayıs 1982’de tarihe ‘Dörtler’ olarak geçen Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Eşref Anyık ve Mahmut Zengin bedenlerini ateşe verdi.

Daha sonrasında 14 Temmuz günü ‘Büyük ölüm orucu’ adı altında Mehmet Hayri Durmuş, Kemal Pir, Ali Çiçek ve Akif Yılmaz’ın gerçekleştirdikleri direniş bayrağını devir alan Kürt Özgürlük Hareketi, 15 Ağustos 1984 tarihinde gerilla hamlesini gerçekleştirdi. 14 Temmuz ‘Büyük ölüm orucu’ direnişi dağlardan kentlere, zindanlara kadar büyüyerek yayıldı.

PKK’NİN KURULUŞU

Kürt Özgürlük Hareketi, mücadelenin 35. yılında da Kürdistan’da ve Ortadoğu’da gösterdiği bu direniş geleneğini nihai zafere götürmektedir. 12 Mart 1971 darbesinden sonra darağacında üç fidanın idam edilmesi ve Mahir Çayan’ın Kızıldere’de 10 arkadaşı ile birlikte katledildi. İbrahim Kaypakkaya’nın Dersim dağlarında işgalci Türk ordusuna esir düşmesinin ardından Diyarbakır zindanında ‘ser verip sır vermeyerek’ direnişe geçmesinden sonra ‘Kürdistan devrimini yolunun’ adımları atılmaya başlandı.

‘Apocular’ olarak adlandırılan bir grup üniversitesi öğrencisi tarafından 27 Kasım 1978 tarihinde Amed’in Lice İlçesinin Fis Köyünde Kuruluş Kongresi yapılarak PKK ilan edildi. PKK’nin ilanının ardından faşist-sömürgeci Türk devleti, Kürdistan’da özelde de PKK kadrolarının aktif faaliyet yürüttükleri Maraş, Dersim, Elazığ, Bingöl, Antep, Amed, Batman, Mardin ve Urfa alanlarına yönelerek PKK’yi, tasfiye ve imha etmek istedi. Bu çerçevede katliamların tarihi olan Türkiye tarihine art arda gelişen yeni katliamlar eklendi.

TAKSİM KATLİAMI

İşgalci Türk ordusu, 12 Eylül öncesinde 34 kişinin ölümüyle sonuçlanan 1 Mayıs 1977 katliamı ile toplumu kaosa ve iç çatışmaya sürükleyerek, nihai hedef olarak ise askeri darbeye zemin hazırlamak istedi. Tabi 1 Mayıs 1977 katliamı ile darbe hazırlığı yapmak isteyen askeri cunta rejiminin, asıl hedefi PKK’dir. Özellikle PKK’nin Hilvan ve Siverek’te etkin bir güç olması, Türk devletindeki oligarşinin, faşizmine darbe vurmaktaydı.

Hilvan ve Siverek başta olmak üzere Kürdistan’da etkinlik kazanan PKK’nin gelişimi karşısında bir cevap olarak Türk faşizmi, 1 Mayıs 1977 tarihinde İstanbul’un Taksim meydanında İşçi Bayramı’nı kutlamak isteyen kitleye yönelik geliştirdiği silahlı saldırı sonucu 34 emekçi yaşamını yitirdi. Ardından kimliği belirsiz kişiler tarafından Türkiye’nin farklı illerinde patlayan bombalar ile Türk faşizmi, 12 Eylül rejimine hazırlıklar yapmaya başladı.

16 MART KATLİAMI

16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi’nden çıkan sol görüşlü öğrencilere yönelik bombalı saldırı sonucu 7 öğrenci hayatını kaybetti, 50’den fazla kişi yaralandı. 16 Mart katliamında bombayı atan Zülküf İsot’un, katliamı ailesine itirafında polis tarafından kendisine yaptırıldığını ve toplumda kaos oluşturmak ve yönetimi ele geçirmek istediğini belirmişti.

MARAŞ KATLİAMI

Sivas’ta Alevi ve Sünniler arasında meydana gelen çatışmalara yönelik o dönemin Devlet Bakanı Enver Akova’nın ‘Sivas halkının olaylara karışmadığı ve aşırı uçların silah aldıkları kaynakların aynı olduğu’ yönünde beyanları olmuştu. Maraş’ta 19-26 Aralık 1978 arasında meydana gelen olayların, 12 Eylül sürecine giden yolda önemli dönüm noktalarından biri olmuştu. Olayların ardından 26 Aralık 1978’de 13 ilde sıkıyönetim ilan edilerek bu çerçevede darbeye hazırlık dönemi Maraş Katliamı ile birlikte başlamış oldu.

DARBEYE HAZIRLIK DÖNEMİ

Askeri müdahale fikri, 1979 Temmuz ayında ordunun üst kademelerince konuşulmaya başlanmıştı. Kenan Evren’in kuvvet komutanlarıyla yaptığı görüşmelerde Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Haydar Saltık’tan bir çalışma grubu kurmasını istemişti. 21 Aralık 1979’da Kenan Evren, kuvvet komutanları, Harp Akademiler Komutanı, ordu ve kolordu komutanlarının katılımlarıyla toplantılar yaparak, 26 Aralık 1979’da siyasi parti liderlerine ‘uyarı mektubu’ gönderilmesini kararlaştırmıştı.

Kenan Evren’in 27 Aralık 1979’da, Kara Kuvvetler Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Deniz Kuvvetler Komutanı Oramiral Bülent Ulusu, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya’nın ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’un da imzaladığı ‘uyarı mektubu’ dönemin parti liderleri olan Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit’e verilmişti. Siyasi istikrarsızlığı darbe yapmak için bir fırsat olarak gören Evren, 30 Ağustos günü darbenin ilk işaret mesajlarını vermişti.

TSK’ye verdiği mesajda; ‘siz onların hepsini bir anda yok edecek güçtesiniz. Asıl, sessizliğinizi ve sabrınızı, güçlerinin kanıtıymış gibi göstermek isteyen, nasıl yanıldıklarını bir zaman gelecek acı şekilde göreceklerdir’ ifadeleri ile darbeye yol alacağının işaret fişekleri verilmişti. Askeri darbe planı hazırlıklarını tamamlayan Orgeneral Saltık, 4 Haziran 1980’de Kenan Evren’e sunduğu ‘Bayrak Harekatı’ adı verilen planı incelendiğini ve 26 Ağustos 1980 tarihinde komuta kademesi tarafından yapılan toplantıda darbe günü olarak 12 Eylül saat 04.00 olarak belirlenerek Türkiye’nin dört tarafına Genelkurmay Başkanlığı tarafından özel kuryeler harekete geçirilmişti.

12 EYLÜL ASKERİ DARBESİ

Tarih 12 Eylül 1980 saat 04.00’ü gösterdiğinde televizyon ekranlarına çıkan dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in okuduğu bildiri ile askeriyenin yönetime el koyduğunu bildirmişti. Evren, 13 Eylül günü saat 13.00’de radyo ve televizyonlarda yayınlanan bir konuşma daha yaparak asıl darbenin hangi oyunlarla gerçekleştiğini de açık bir şekilde ifade ediyordu. O konuşmasında öne çıkanlar ise şunlardı:

“Yine hepinizin bildiği gibi; anarşi, terör ve bölücülük, her gün 20 civarında vatandaşımızın hayatını söndürmektedir. Aynı dini ve milli değerleri paylaşan Türk Vatandaşları siyasi çıkarlar uğruna, çeşitli suni ayrılıklar yaratılmak suretiyle muhtelif kamplara bölünmüş ve birbirlerinin kanlarını çekinmeden akıtacak kadar gözleri döndürülerek, adeta birbirlerine düşman edilmişlerdir.

Anayasamız, Türk Vatandaşlarının dini inançlarından ötürü kınanamayacağını, açıkça belirtmiş olmasına rağmen, tek bir oyun peşinde koşan siyasi partilerimiz, yüce Atatürk’ün Cumhuriyeti Döneminde unutulmuş mezhep ayrılıklarını kışkırtmakta faydalar görerek Erzincan, Sivas, Kahramanmaraş, Tunceli ve Çorum illerinde siyasi çıkarlar uğruna vatandaşlarımızın birbirini katletmelerine neden olmuşlardır.”

BÜYÜK BİR HALK MÜCADELESİ BAŞLADI

12 Eylül darbesiyle Türkiye ve Kürdistan’daki devrimci hareketlere büyük saldırılar başlamıştı. Binlerce insan cezaevlerine dolduruldu, yüzbinlerce insan gözaltında sorgulardan geçirildi. Özellikle Türkiye’deki inkarcı sömürgeci rejime karşı gelişen Kürt Özgürlük Mücadelesi, başlattığı ulusal demokratik hareketin onlarca yıl süren sessizliği bozarak Kürdistan’da bir ulusal ve toplumsal uyanış başlatmıştı. Başta gençler olmak üzere Kürt halkı, PKK hareketinin geliştirdiği bu mücadele etrafında örgütlenmekte ve yoğun biçimde katılımlar göstermekteydi.

Kürtlerin artık mücadele edemeyeceğine ve inkarcı rejim altında yok oluşa gideceğine inanıldığı bir süreçte büyük bir halk mücadelesi PKK etrafında gelişti. Kürt halkının mevcut rejimi kabul etmediğini ortaya çıkardı. 12 Eylül çok sert bir biçimde toplumsal muhalefetin üzerine yürümüştü. Bunun sonucunda Türkiye’de gençlik ve emek hareketi kısa sürede bastırılmıştı. Kürdistan’da da özellikle PKK’nin mücadelesinin geliştiği alanlarda şehirler, köyler, kasabalar tamamen bir hapishaneye çevrilmişti.

Gözaltında işkenceler, çok şiddetli bir biçimde yürütülüyordu. Kürt halkının özgürlük umudu haline gelen PKK’nin üzerine şiddetle gidiliyordu. Özellikle Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin yoğun olarak yürütüldüğü Urfa ve ilçeleri, Mardin, Batman ve Amed bu saldırıların en önemli hedefleriydi. PKK hareketine selam verenden, aktif mücadele saflarında olan neredeyse herkes, zindanlara dolduruluyordu, PKK’ye verdiği destek yüzünden cezalandırılıyordu.

14 TEMMUZ ÖLÜM ORUCUNA GİDEN YOL

12 Eylül askeri darbenin ardından kendini rahat hisseden cunta rejimi, başarılı olduğu düşüncesine kapılarak, muhalif hareketlerin de böylesi bir ruh haline girmesini istiyordu. Kürdistan’da da bu ruh hali yaşanıyordu. Baskıların çok şiddetli ve acımasız olduğu dikkate alınınca, sadece örgütlerde değil, Kürt halkının önemli bir kesiminde de ‘Artık 12 Eylül öncesi başlayan bu hareketlenmeler bitti’ biçiminde bir algıyı yaymak istiyordu. Türk devleti bir nevi ‘Ayaklanamazsınız, ayaklanırsanız başınıza bunlar gelir’ anlayışını topluma empoze etmek için geliştirdiği baskıların sonuçlarını önemli düzeyde de almıştı.

Bu nedenle de 12 Eylül faşist rejim uygulamalarında kendisini hiçbir kurala bağlı göremeden ölçüsüz davranıyordu. Artık Kürdistan’da halk için de ‘Bu devlet her şeyi yapar, kimse de önüne çıkamaz’ yaklaşımı ister istemez yerleşiyordu. Aynı uygulama cezaevi içinde de yürütülüyordu. Diyarbakır cezaevinde de uygulanan acımasız işkenceler ve psikolojik baskılarla tutsaklar üzerinde ‘Bir şey yapamazsınız, kaderiniz teslim olup boyun eğmektir, geçmişte yapılanlar yanlıştı, ancak bunlarla bu tür sonuçlar alınır, bu tür hareketlere girenlerin sonu böyle olur’ biçiminde bir politika güdülüyordu.

Bu çerçevede Amed zindanında uygulanan bu politikayla, birçok tutuklunun kendi kimliğini inkar etmesi, düşüncelerinden vazgeçerek pişmanlık ve teslimiyet dayatmaları gelişmekteydi. Böylelikle hem zindanda hem de toplum içerisinde 12 Eylül darbesine karşı tepkilerin önü alınarak, Türkiye ve Kürdistan’da oligarşik-inkarcı rejim politikaları dikensiz bir gül bahçesi haline gelmiş bir coğrafya yaratmak istiyordu. Böylesi bir ortamda 12 Eylül generalleri ise zafer kazanmış muzaffer Romalı komutanlarının edasıyla hareket ediyorlardı. Basın ve meydanlara çıkarak erkenden ilan edilen bu zaferlerini haykırıyorlardı.

1981 AÇLIK GREVİ

1981 yılında Amed 5 Nolu zindanda PKK davasından tutuklananlar yaşanan baskı ve şiddete karşı direnişe geçerek, bir açlık grevine başladı. Amed zindanındaki tutsaklara yönelik uygulanan baskı, zulüm ve insanlık dışı işkencelere karşı ve siyasi savunma hakkını kullanmak için başlatılan bu açlık grevinde Ali Erek mide kanaması sonucu yaşamını yitirmişti. Ancak yaşanan bu eylem, örgütleme zayıflığı nedeniyle boşa düşmüştü.

Bu açlık grevi ardından ise askeri cunta rejiminin cezaevi askerleri ve gardiyanlarının baskıları artarak, saldırıları hat safhaya ulaşmıştı. Ve Amed zindanındaki tutsakların bir daha eyleme geçecek örgütsel bağlarını ortadan kaldırmak için cezaevi yönetimi, faaliyet yürütmeye devam ediyordu.

ÜÇ KİBRİT İLE NEWROZLAŞAN MAZLUM…

PKK Merkez Komite Üyesi Mazlum Doğan, artan baskı, şiddet politikalarını ve onur kırıcı işkenceleri görünce, Amed zindan duvarlarına ‘Teslimiyet ihanete, direniş zafere götürür’ yazarak 21 Mart 1982 tarihinde üç kibrit çöpü ile Newroz’u kutlayarak, yaşamına son verdi. Bu şekilde Amed zindanında teslim alınmaya çalışılan, iradesi kırılmak ve tasfiye edilmek istenen bir hareketin kadrolarının öncülerinden Karakoçan doğumlu Mazlum Doğan, gerçekleştirdiği eylemi ile Kürt Özgürlük Mücadelesinin iradesinin kırılmayacağını ve teslim alınamayacağını ortaya koymuştu.

‘DÖRTLER’, MAZLUM’U TAKİP EDİYOR

PKK Merkez Komite Üyesi Mazlum Doğan’ın eyleminin ardından, Amed zindan direnişini büyütmek ve devam ettirmek isteyen Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Mahmut Zengin ve Eşref Anyık, 1982’nin 17 Mayıs’ı 18’e bağlayan gece adeta ateşten bir topa dönüşerek, ‘14 Temmuz Büyük Ölüm Orucuna’ giden yolun kapısını araladı.

14 TEMMUZ, ‘BÜYÜK ÖLÜM ORUCU’ BAŞLIYOR

Mazlum Doğan ve ardından ‘Dörtler’ olarak tarihe geçen Amed zindan direnişinin bayrağını, 14 Temmuz 1982 tarihinde PKK’nin Urfa grubunun mahkeme günü PKK Merkez Komite Üyesi Mehmet Hayri Durmuş devralarak ‘Büyük Ölüm Orucu’ ile zirveye ulaştırdı. 17 Mayıs gecesi ‘dörtler’ tarafından gerçekleştirilen kendini yakma eylemi Amed zindanındaki tüm tutsaklarda direniş ruhunu ortaya çıkarırken, Amed 5 Nolu Zindanı Amiri Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’ın insanlık dışı, onur kırıcı işkenceleri artarak devam etmişti.

Siyasi savunma haklarının bile verilmediği PKK’li tutsaklarından Urfa grubunun 14 Temmuz günkü mahkemesinde söz hakkı alan PKK Merkez Komite Üyesi Mehmet Hayri Durmuş, adeta tarihin bir savaşçısı gibi tarihe yazılacak olan ve zafere yürüyen Kürt Özgürlük Hareketi’nin direniş sözlerini şu şekilde tarihin çağdaş Dehaklarına söylüyordu: “Bugün burada, bu salonda geleceğimizle ilgili ciddi açıklamalarda bulunacağım. Öncellikle şunu vurgulamak istiyorum: PKK, Kürdistan’dan sorumlu bir harekettir. Biz de bu hareketin üyeleri olarak hem PKK’den, hem de Kürdistan’la ilgili tüm sorunlardan birinci derecede sorumluyuz. Çünkü bu sorumluluktan dolayı bizi idamla yargılıyorsunuz.

Durum bu iken bize sıradan yaklaştığınız gibi, görevlerimizin gereklerini yerine getirme konusunda da ciddi sıkıntılar yaşıyoruz. Kendimizi ve hareketimizi savunamıyoruz. İtirafçılara verdiğiniz söz hakkının yarısını bile bize vermiyorsunuz. Bir de bize ve arkadaşlarımıza vahşice işkenceler yapılıyor. Cezaevinde bir vahşet yaşanıyor. Onlarca arkadaşım öldürüldü, yüzlercesi sakat kaldı ve hala kaç kişinin öldürüleceği belli değildir. Bunlardan ben sorumluyum. Bunu gayet iyi görüyor ve bizzat tanıksınız. Mahkeme salonunda yapılan işkenceler karşısında duruşunuzu değerlendirmek istemiyorum. Zira siz de işkencecilerle suç ortağısınız. Bunu inkar edemeyecek kadar her şey açık ve beyandır… Mazlum’un kendini feda etmesi, dört arkadaşın kendilerini cayır cayır yakmaları bize şunu gösteriyor: ‘Artık yeter.’ Evet, ben de ‘artık yeter’ diyor ve bugünden itibaren ölüm orucuna giriyorum.”

MAHKEME HEYETİ HAYRİ DURMUŞ’U KARARINDAN VAZGEÇİREMİYOR

Mahkeme heyeti M. Hayri Durmuş’u kararından caydırmak için elinden geleni yapmış, ancak sonuç alamamıştı. Hayri Durmuş, ısrarlı ve kararlıydı: “Hayır, kararlıyım. Duygusal temelde geliştirdiğim bir eylem değildir, tamamen düşünerek, derin derin yoğunlaşarak ulaştığım bir karardır. PKK’den sorumlu olarak mahkemede yargılanıyor ve bu nedenle tutuklu bulunuyorum. PKK ciddi bir harekettir, ben de burada bu hareketten birinci derecede sorumlu birisi olarak görevlerimi ciddi bir biçimde yapmam gerekiyor.

Fakat yaklaşımınız bu eksende değil, daha çok üstten bakan sömürgeciliğin bir yargı kurumunun temsili konumda olan bir zihniyetin bakış açısı temelindedir. Her şeyden önce Kürt halkını kabul etmek, onun temsilcisi olan PKK hareketini, dolayısıyla bizi siyasi kimliğimizle tanımak durumdasınız. Ama bu zihniyetinizin değişmeyeceğini bildiğim için kararımdan vazgeçmiyorum…”

KEMAL VE ALİ…

Salonda büyük bir sessizlik içinde, adeta nefeslerini tutarak Hayri’yi dinleyen tutsakların arasında bulunan Kemal Pir, Ali Çiçek ve ardından üç tutsak daha Hayri’nin başlatmış olduğu ölüm orucu eylemine katılmışlardı. Yargıçların başı salonda, tutsakların arasında yaşanan hareketlenmeyi görünce ve Kemal Pir’in tutsaklar üzerindeki büyük saygınlığını hatırlayınca, “sen de mi Kemal” diye sorar sönük ve ezik bir ses tonuyla.

Kemal hemen orada, “Evet, evet, ben de tabi. Daha önce onlarca kez, ‘eğer bir kişi yeniden bayrağı kaldırırsa ikincisi ben olacağım’ demiştim. Ve şimdi burada, bu salonda, sizin de bizzat tanık olduğunuz bu tarihi günde Hayri ile birlikte ben de ölüm orucuna giriyorum. Söz almışken şunu da vurgulamalıyım: Geç kaldık, daha önce başlamalıydık. Ama yine de bu tarihi günde böylesi bir eylemle yeniden tarih sahnesine çıkmanın oldukça anlamlı olduğunu söylemeliyim” deyip, tutsakların bulunduğu yere doğru ilerler.

Ali Çiçek’in çıkışı da oldukça manidardı. Sanık kürsüsünde bir çığlık olup düşmüştü Esat Oktay Yıldıran’ın beynine. PKK’nin özüne layık ne kadar söz varsa hepsini haykırmıştı, korkmadan, çekinmeden ve yılmadan, “Bir PKK militanı olarak korkmuyor, çekinmiyor ve işte haykırıyorum. Bir Kürt genci, bir devrimci, bir PKK militanı olarak size karşı son nefesime karşı direnip, Kürdistan halkına layık olacağıma burada partime söz veriyorum. Ve bu sözümün gereği olarak da Hayri arkadaşın başlatmış olduğu ölüm orucuna ben de katılıyorum” demişti.

AKİF DE KERVANA KATILIYOR…

Hayri’nin sömürgeciliği yargıladığı mahkeme salonunda olmayan Akif Yılmaz da bir arkadaşıyla birlikte cezaevinde ölüm orucu kervanına katılmıştı. Amed zindanında Kenan Evren’in askeri konseyini temsil eden Esat Oktay Yıldıran, 14 Temmuz’dan iki gün sonra ölüm orucuna giren Akif Yılmaz’ı da Hayri, Kemal, Ali ve diğer eylemcilerinin bulunduğu 36.Koğuşa götürmüştü.

Yıldıran’ın yardımcısı işkenceci Ali Osman Aydın, ‘götürün, onu da alın götürün 36. Koğuşa. Orası Apoculara mezar olacak’ demişti. Yılmaz, ‘artık devriniz bitti üsteğmen. Şimdi sıra bizde. Devran döndü ve saltanatınızın sonu geldi. Bu nedenle burasının kime mezar olacağı, ileriki aylarda hep birlikte bakıp göreceğiz’ diye cevap vermişti.

HAKİKATE KOŞAN SAVAŞÇILAR

Devran dönmüş, ok yaydan fırlamış, tarihe düşülmesi gereken notlar düşmüş, söylenmesi gerekenler söylenmiş, hakikati yargılayanlar sanık sandalyesinde yargılanır konuma geçmişlerdi. Tarih konuşuyordu artık, hayat gerçek rengine kavuşmuş, hakikat doğru patikalarda yol almanın en derin halini yaşıyordu. Teslimiyete, ihanete, doğruyu ve adaleti zedeleyen vahşete karşı, hakikat üzerinde inşa edilen bir barikat gerçekliğine ulaşılmıştı. ‘Kendini tanı’ gerçekliğinde gizli olan doğru yol bulunmuştu.

Mazlum’un ‘direniş zafere teslimiyet ihanete götürür’ belirlemesi temelinde hakikati kendilerinde yeniden yaratan Hayri, Kemal, Akif ve Ali, ‘ne arasan kendinde ara, ne bulacaksan kendinde bul’ gerçekliğinin en yalın halini sergilemişlerdi yaşamlarında. Eğer hakikat doğruya ulaşmaksa, eğer hakikat gerçekleri yaşatmaksa, eğer hakikat kendini bir başkasında yaşatmaksa, eğer hakikat paylaşmanın doruğunda olmaksa ve eğer hakikat var olmanın en derin halini yaşamaksa o zaman, yeni yaşam kervanı hakikata doğru koşuyorlardı.

Kemal Pir, özgürlükle yoğrulmuş iradesi, bedenindeki acıları bastırabilecek kadar güçlüydü. Hakikate giden yolda onur ve erdemin, ruhsal ve düşünsel kuvvetin belirleyici olduğunu bilen Kemal, ne yazık ki gözlerini de kaybetmişti. Nesnelerle ilişkisini kesmiş bir dünyada yaşıyordu artık. Ama o da anlamsızdı onun için. Çünkü duygusal, içsel ve anlamsal zekânın gücüyle görmenin daha doğru ve gerçek olduğunu biliyordu. Bu nedenle “artık görmüyorsun Kemal, bir gözün vardı onu da kaybettin” diyen doktora, “hayır doğru söylemiyorsun, görüyorum, gayet iyi görüyorum” diye cevap vermişti Hipokrat yeminine ihanet etmiş doktora. Ve Kemal Pir yeni yaşama ermenin maratonunu 57. günde bitirerek veda etmişti… O artık huzurlu ve Mazlum’un sofrasında mutluydu.

BOŞUNA ÖLMÜYORUZ

Hayri de, Kemal’i takip ederek koşuyordu zafer ipine doğru. Hastanenin bir odasında son nefesini veriyordu. Halka karşı yapması gereken tüm görev ve sorumluluğun gereklerini yerine getirmesine rağmen, yine de borçlu olduğunu söylemişti hücresinde. Eğer bu olmuşsa o zaman bunun özeleştirisi de olmalıydı. Hayri böyle düşünmüş, böyle karar kılmış ve böyle ifade etmişti düşünce dünyasını.

Ve son sözü diline dolanıp yarım kalmasın diye hemen girmişti söze: “Bir eylem başlattım ve başlattığım eylemin sorumlusu olarak da ölüyorum. Böyle gerekliydi. Yani ölmeliydim, ölmeliydim ki PKK’nin nasıl bir hareket, nasıl özgürlüğe sadık ve ilkeli bir hareket olduğu anlaşılmalıydı. Mazlumla başlayan, Ferhatlarla devam eden, bizimle sürecek olan bu eylemsellik halkası, bizden sonraki yoldaşların da bu temelde hareket edeceklerine inanıyorum.

Boşuna ölmüyoruz, iş olsun diye de ölmüyoruz, intihar da etmiyoruz. İsteklerimiz yerine getirilse, yani teslimiyet ve ihanetten vazgeçilse bizden sonra kimsenin ölmesine de gerek yoktur. Herkes şunu çok iyi bilmeli ki, PKK kolay kolay yutulacak bir hareket değildir. Herkese başarı dileklerimi ve zafer dolu selamlarımı gönderiyorum…” Bu sözler, Hayri’nin dudaklarından dökülen son sözleriydi. Fedai eyleminin 64. gününde o da Kemal Pir gibi Mazlum ve dörtlerin sofrasına konuk olmuştu.

PKK’NİN DİRENİŞ RUHU YARATILDI

Akif Yılmaz ve Ali Çiçek de hastanenin birer odasında adeta birbirleriyle yarış halindeydiler yarınlara ulaşmak, Mazlum Doğan ve dörtlerle yeniden kucaklaşmak için. Akif, Mazlum’a varmak için belki de hayatının en mutlu anını yaşıyordu. Ali Çiçek de komutanı ve yoldaşı Kemal Pir’e konuk olmak için durmadan koşuyordu ipe… Her ikisinin de yarışı fedaice ve hakikat savaşçısı gibiydi.

Ve ‘ölüm orucunun’ altmış dördüncü gününde Akif Yılmaz, altmış altıncı gününde ise Ali Çiçek veda etmişti bugünden yarına doğru koşan ölüm kervanında bulunan yoldaşlarına.

PKK’nin Kurucu Merkez Komite Üyesi Mehmet Hayri Durmuş’un, Ali Çiçek’e ‘Kızıl Yıldız’ demesinin nedeni de bundandı. Çok genç olmasına rağmen, örnek teşkil edecek düzeyde direniş çizgisine bağlı olması ve PKK direnişçiliğini kendi şahsında yaşatması, ona ‘Kızıl Yıldız’ diyen M. Hayri Durmuş’un bunu gayet iyi bilmesinden ileri geliyordu. Sadece cezaevinde değil, polis sorgusunda da büyük bir duruşun sahibi olmuş ve gerçekten de düşmanına karşı yiğitçe direnmesini bilmiştir. İşkenceci cellatlara, ‘göreviniz bana işkence edip çözmektir, benimki de direnmek ve gerektiğinde ser verip sır vermemektir’ demişti.

Ali Erek’le başlayan, Mazlum’la süren, Ferhatlarla devam eden, ‘14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu’ eylemiyle doruğa ulaşan zindan direnişi, PKK’nin direnme ruhunun yaratılmasının temel taşı olurken 15 Ağustos 1984 tarihinde PKK’nin Efsanevi Komutanı Agit (Mahsum Korkmaz) öncülüğünde Eruh ve Şemdinli’de intikam fişeğine dönüşerek, Kürt Özgürlük Mücadelesinin 41 yıllık direnişinin zafere yürüyen gerçekliği, hakikati olmuştur.

Devam edecek… 

To Top